HABER PORTALI
Haber, eğlence, video portalınız.

Erzurum’un Sinema Geçmişi

Erzurum’un Sinema Geçmişi

Sinemanın; şehir kültüründe tartışılmaz önemi olduğu zamanlarda, film seyretmek gibi bir ayrıcalığı yaşamak herkese nasip olmazdı.

Sinemanın şehirlere ilk defa gittiği ve insanların sinemayla ilk defa tanıştıkları günler unutulmaz niteliktedir.

Beyaz perde ile ilk tanıştığımız günün heyecanını ve sevincini, gözlerini TV ekranlarının başında açan yeni nesillerin anlamaları ve aynı duyguyu yaşamaları imkânsız gibidir.

1916 – 1918 arası işgal yıllarında, Rusların Mahallebaşı semtinde film oynattıkları sinemaya giden hemşerilerimizin nasıl bir ruh hali yaşadıklarını, bizim kuşağın yeni kuşaklara göre anlaması ve tahminde bulunması, elbette ki çok farklı olacaktır.

Cumhuriyetin kazanımlarını halka daha iyi anlatabilmek ve insanımızı o günlerin furyası olan sinemayla tanıştırmak düşüncesiyle, Erzurum Belediyesi’nin 1926 yılında Cumhuriyet Sineması adı altında inşa ettirdiği sinema, o günlerde oldukça önemli sosyal bir görevi yerine getirmesiyle ünlüdür.

Üst üste iki defa yanan bu sinema, tekrar yapılarak Saray Sineması ve Dadaş Sineması ismi altında fonksiyonunu bugüne kadar sürdürmesiyle bilinir.

Televizyonların evlere taşınmasından önce, karizması bir hayli yüksek olan sinemaya ilgi o kadar fazlaydı ki günler öncesinden biletler satılır, çoğu film kapalı gişe oynardı.

Şehir kültürünün canlı olarak yaşandığı dönemlerde, Erzurum’da yeteri kadar sinemadan bahsetmek mümkün, bunların büyük bir kısmının çalıştığı dönemleri hatırlamamıza rağmen, bugün Ticaret Lisesi’nin bulunduğu yerdeki Cumhuriyet İlkokulu Sineması’nı, Halk Evi Sineması’nı ve Y. Mumcu Caddesi’nde faaliyet göstermiş olan Tümen Sineması’nın mevcudiyetlerini büyüklerimizden işitirdik.

Dadaş, Gürpınar, Arı ve Göl Sinemalarının yapılışları ile Saray Sineması’nın ikinci defa yanması, bizim kuşağın hatırlayacağı tarihlerde olduğundan, bu konuda epeyce bir hatıra taşıdığımız söylenebilir.

Erzurum’da bulunan sinemaların hepsi ayrı özelliklere sahiptiler, oynattıkları filmler, müşteri portföyleri farklılıklar gösterirdi.

Yakutiye Medresesi’nin arkasında bulunan Doğu Sineması’nın farklı bir konumu vardı, müşterileri genelde bürokratlar, seçkin aileler ve eşraftan oluşurdu.

Doğu sinemasının sahibi Raci Karakaş İstanbul’a yerleşip, orada bir film şirketi kurarak, sinema ve filmcilik dünyasından kopmamıştı.

Doğu sineması o kadar ünlüydü ki sinemanın çaycısı Sırrı Elitaş dahi Yeşilçam’da karakter oyuncusu olabilmişti.

Sinemaların; loca, balkon gibi üst katlarının yanında, altta; ön ve arka koltukları vardı.

En ucuz tarife ön koltuklardı, genelde biz çocuklar paramız olmadığı için “Yüz yirmi beşlik” denilen ön koltuklarda oturur, bayramlarda elimize para geçince de arka kısımlardan bilet alıp, filmi seyretmenin keyfini çıkarırdık.

Doğu Sineması’nın en renkli personeli, şüphesiz “Sinemacı Refik” diye bilinen, Refik Emi idi.

Körüklü çizmeleri, elinde çubuğu ile merdiven başında duran Refik Emi, biletleri kesip sinemaseverleri içeri alır, nöbet yerini terk etmeyen bir asker disiplini içerisinde görevini yapardı.

İki bilet alacak paraları çıkmayan çocuklar, paralarını birleştirip bir bilet alarak, müşterinin içeri girmesini beklerler, daha sonra Refik Emi’nin gözünün içine bakarak “Emi bir bilete iki kişi girebilir miyiz?” diye yalvarırlardı, Refik Emi gününde ise bir kıyak geçerdi, bazen de buna müsaade etmezdi.

Refik Emi; film arasında gelecek hafta oynayacak filmin afişlerini eline alıp, sahneye çıkarak duyuru yapar, akabinde salondan bolca alkış toplardı.

Bir defasında, Refik Emi çekirdekleri yere atıp salonu kirletenlere kızınca, salondaki seyircilerden birinin: “Ne diyirsen, çigirtde mi yemiyah” diyerek verdiği cevap, o tarihten bu güne, halkımız arasında kullanılan bir espriye dönüşmüştür.

Herkül ve Masist gibi filmler oynamadan önce hepimizi bir heyacan fırtınası sarar, günler öncesinden paraları biriktirmeye başlardık.

İnanılmaz güçleri, atletik ve pazulu yapılarıyla bizi büyüleyen Herkül ve Masist için, aramızda bazen ciddi bir şekilde tartışır, “Herkül mü yener, yoksa Masist mi” diye çenelerimizi yorardık.

Sinemalarda “Bayanlar Matinesi” adı altında özel günler hanımlara tahsis edilirdi.

Bu özel matineye giden hanımlar, beraberlerinde haşlanmış patates, helva, pişirilmiş yumurta ve lavaş ekmeği götürmeyi de ihmal etmezlerdi.

Veremli kız filmleri gişe rekorları kırarken, Göksel Arsoy, Murat Soydan, Ediz Hun ve Ayhan Işık gibi jönlerin, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Belgin Doruk’la başrolleri oynadıkları masum aşk filmleri hiç kaçırılmazdı.

Sinemaseverler arasında birtakım yeni kavramlar bile gelişmişti.

Başrolü oynayan bay veya bayan artistler, “Esas oğlan veya Esas kız” diye adlandırılırlardı, bir sonraki filmin tanıtımının yapıldığı kısa parça “Kısım” olarak tabir edilir, filmin heyecanlı anında elektrikler kesilir veya teknik bir arıza yaşanırsa, salonda ıslık eşliğinde “Makinist” diyerek bağırılırdı.

Sinema o kadar sosyal hayatın içine nüfuz etmişti ki mahallede çocukların sinemaya gidecek paraları yoksa bile, çok iyi film izleyicisi olan bir çocuk, arkadaşlarının aldığı biletle sinemaya gider, istenilen filmi seyreder ve tüm filmi çocuklara en ince ayrıntısına kadar anlatırdı.

Hatta bu anlatımı yapan çocuk, filmin bittiğini gösteren SON veya THE END yazılarını bile söylemeyi ihmal etmezdi.

Ağabeyimin; elimden tutup, beni Gazi İlkokulu’nun sinemasına götürmesiyle birlikte, ilk defa sinemayı ve beyazperdeyi görmüştüm.

Hayatımın ilk filmini izlerken, nasıl bir ruh halinde olduğumu unutmuş olsam bile, siyah beyaz filmin bir sahnesinde iştahla tavuk yiyenleri görünce, çocuk iştahım kabarmış olacak ki ağlayıp, “Ben de tavuk isterim” diye, ağabeyime sarıldığımı hatırlamaktayım.

Bugün; Birinci Vakıf İş Hanı’nın bulunduğu yerin zemin katında, Güneş Sineması bulunurdu, bu sinema genelde Kızılderili ve Kovboy filmleri oynatırdı, müşterisinin geneli, asker ve gençlerden oluşurdu.

Güneş Sineması’nın giriş tarafında çocukların oluşturdukları bir kitap pazarı kurulurdu, bu ayaküstü pazarda Teksas, Tommiks, Zagor, Kinowa ve Red Kid gibi çizgi roman kitapları adeta kapış kapış satılırdı.

Önceleri, Doğu Sineması’nın önünde kurulan bu pazarın baş aktörü ise bedensel özürlü Nusret isimli birisiydi.

Ulu Camii’nin karşısında bulunan Arı Sineması yeni yapılmıştı ve caddede açılışı için anonslar yapılıyordu, reklâm maksadıyla birkaç gün halka bedava film seyrettirileceğini duyunca, bir manga çocuk hemen sinemaya koşup bedava bir film izlemiştik.

Duvarındaki renkli çizgilerden dolayı, Arı Sineması’na halk arasında “Pijamalı Sinema” da denirdi.

Bu sinema; Köroğlu, Boş Beşik gibi yerli filmleri oynatır, diğer sinemalara göre müşterisi fazla olmazdı.

Sinemalar, şehrin en gözde mekânlarının başında geliyordu, bu yüzden dolayı şehirde sinema sayısı yeteri kadardı diyebiliriz.

Cumhuriyet Caddesi’nde bulunan Kültür Kurumu İlkokulu’nun arkasında (Bugün fil geçti köprüsünün güneyi) Göl Sineması yapılmıştı, daha sonra ismi Zafer Sineması olarak değişen bu sinema, daha ziyade üniversite gençliğine hitap ederdi, “Minyeli Abdullah” ile “Kelebek” filmlerini bu sinemada izlediğimi, dün gibi hatırlamaktayım.

Halk arasında en çok konuşulan konular, o haftaki filmle ilgili yorum ve düşüncelerden oluşurdu.

Yeni oynayacak filmlerin afişleri, şehrin belli yerlerindeki panolara Cumartesi günleri akşamdan asılırdı.

Kara Sevda filminin afişlerinin altına yazılan “Mendillerinizi getirmeyi unutmayınız” gibi çok orijinal ibarelerde afişlerde yer alabilirdi.

Cumhuriyet İş Merkezi’nin Tekel’e bakan arka tarafında Subay Sineması bulunurdu.

Sivillerin alınmadığı ve biletlerin daha ucuz olduğu bu sinemaya, bir yolunu bulup gittiğimiz de olurdu.

Cumhuriyet caddesinde, bugün Kaplan İş Merkezi olarak bilinen binanın arkasındaki büyük bir bahçede ve İbrahim Paşa Camii’nin arkasında yazlık sinemalar kurulurdu, halkın fazla ilgisini çekmeyen yazlık sinemaların da kendisine has müşterileri bulunurdu.

Ata dede mahallemiz olan Ayaz Paşa’daki Gürpınar Sineması, Zülal ve Cahit Gürpınar isimli kardeşlere aitti.

Sinemanın yapımı sırasında şık giyimleri ile inşaatı kontrol eden Cahit ve Zülal Beyler, devamlı gördüğümüz kişilerdi.

Dr. Jivago gibi Oscar’lı filmleri getirmesiyle ünlü Gürpınar Sineması, Veremli Kız ve benzeri yerli filmleri oynatmasıyla da bayanlar matinesinin en revaçta olduğu sinema olarak fark edilirdi.

Cahit Gürpınar’ın, daha sonra İstanbul’da bir film şirketi kurarak yaşamını sürdürdüğünü ve ailenin sektörden kopmadığını, kızı Nil Gürpınar’ın sektördeki çalışmalarından biliyoruz.
Sinema kültürünün yerini plazma televizyonlar almış olsa da sosyal ve kültürel alanda inkâr edilmeyecek bir rolü olan sinemaların, günümüzde cep sinemalarına dönüşerek, varlıklarını sürdürmeleri de takdire şayan bir başarıdır.

Yorum bırakın